Yakup Budak'tan “Düzen Değişmeli” Mesajı

Saadet Partisi Konya İl Başkanlığı tarafından Eylül Ayı İl Divan Toplantısı gerçekleştirildi.

Parti İl Başkanlığında düzenlenen toplantıya ilçe başkanları ile çok sayıda partili katıldı.

Toplantının basına açık bölümünde konuşan Saadet Partisi Genel İdare Kurulu Üyesi ve 20. ve 21. Dönem Adana Milletvekili Yakup Budak, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Budak, konuşmasında Türkiye ve dünya gündemine ilişkin görüşlerini paylaşırken, Saadet Partisinin çalışmaları ve teşkilat faaliyetleri hakkında da değerlendirmelerde bulundu.

İşte Saadet Partisi Genel İdare Kurulu Üyesi ve 20. ve 21. Dönem Adana Milletvekili  Yakup Budak’ın açıklamaları;

 Bugün Anadolu’muzun en güzel şehirlerinden Konya’mızdayız. Davamız
için partinin içinde de Konya’mızın ayrı bir yeri var, siz kardeşlerimizin de
ayrıcalıklı bir yerleri var. İnşallah önümüzdeki çalışmalarda da bu ayrıcalığın
gereği Konya’mızdan, inşallah geçmiş dönemlerde olduğu gibi daha fazlasıyla,
gür bir şekilde hayata geçer.

Değerli
kardeşlerim, ekranlara baktığımız zaman, radyoları dinlediğimiz zaman,
gazetelerin sütunlarına baktığımız zaman ne görüyoruz? Öyle de bir dünyada
yaşıyoruz ki ne? Her taraf ateş bahçesi, her tarafta yangın var, her tarafta
çığlık var, her tarafta çocuk ölümleri var, her tarafta ne var? Ahlakın ve
inançsızlığın ortaya koyduğu, görmek istemediğiniz tablolarla karşı karşıyayız.

Ve netice
itibarı ile de bütün insanlık, şu dinden de bu imandan da, şu renkten de bu
renkten de, bunların hiçbirisini de ortaya katmaksızın görüyoruz ki bütün
insanlık rahatsız.

Amerika’da insanlar zengin diyoruz, şöyle diyoruz,
böyle diyoruz ama bilmem falanca model telefonu alamadığı için intihar eden
gençler ve çocuklar var. Londra metrosunda 800.000 insan kâğıt kutuları
içerisinde yaşıyor. Böyle bir dünya ve bu dünya bu şekilde gidebilir mi?
Gidemez.

Böyle bir
dünyada en çok eziyete uğrayan, en çok zulme uğrayan da maalesef, maalesef ki
Müslümanlar. Ve Müslümanlar her yerde eziliyor, mallarına el konuluyor,
çocukların el konuluyor, geleceklerine konuluyor, ülkelerine el konuluyor,
zenginliklerinden konuluyor, çoluğuna çocuğuna el konuluyor.

Peki, bu
tablolar karşılığında biz durabilir miyiz? Elbette duramayız. İşte Millî Görüş,
“Hayır, bu böyle devam etmez.” diyenlerin, “Etmeyecek.” diyenlerin partisidir
Saadet Partisi.

Şöyle mi
olur, böyle mi olur, falan mı olur, filan mı olur? Kim hangi şarkıyı söylerse
söylesin, hangi türküyü söylerse söylesin, bütün olaylar gösteriyor ki Millî
Görüşü olmadan bu işlerin düzelmesi mümkün değil.

Görüyor işte
Gazze’deki olayları, görüyoruz Myanmar’daki olayları. Dünyanın birçok yerinde o
kadar Gazze var ki sadece biz, Batılı medyanın önümüze koyduğu ekranlardan
koyduklarını görüyoruz, onun dışındakileri görmüyoruz bile.

Bu böyle
devam etmemesi lazım. Bu düzenin değişmesi lazım. Bu düzenin değişmesi için de
bizim çalışmalarımızı, gayretimizi artırmamız lazım.

Demokrasiymiş,
adaletmiş, hukukmuş… Maalesef bu dünyada yok olamaz da bu dünyayı
yönetenlerden, bu dünyanın yönetimini kurgulayanlardan, bu sistemi kuranlardan
biz adalet bekleyemeyiz, hukuk bekleyemeyiz, medet bekleyemeyiz. Onlar bir iş
yapacaklar, barış getirecekler diye ne yapamayız? Bekleyemeyiz. Beyhude olur.

Niye? Bir
binayı yakan, kundakçıdan, ateşe veren adamdan bu ateşi söndürecek diye
beklentiye girmeye benzer bu. Yani niye yaptı ki adam, niye söndürsün? Yani
söndürecek adam niye yapsın ki? Yani siz söyleyin.

“Barış
görüşmeleriymiş”, şuymuş, buymuş… İşte Birleşmiş Milletler 81. defa toplanmışlar.
Liderler, önderler, bilmem neler neler… Ne çekmişler, nutuk çekmişler. Yani
Birleşmiş Milletler şimdiye kadar hangi mağdurun yarasına merhem olabilmiş,
dünyanın hangi problemini çözebilmiş? Mümkün değil. Zaten kuruluş amacı da o
değil.

Yani Birleşmiş
Milletler kuruluş amacı İsrail’in kurulması, büyütülmesi, onun hayatiyetini
sürdürülmesi için dünya devletlerini oyalamak, toplumların gözünü oyalamak ve
dolayısıyla bu sistemin biraz daha yürümesini ne yapmak, sağlamak. Zaten
adamlar da utanacak, yüzde yok, bir şey yok ya. Dolayısıyla bu dünyada bu
sistem değişmesi lazım.

Ya bu
dünyada böyle de bizde farklı mı? Türkiye’ye geldiğimizde ne var? Onun
izdüşümlerini görüyoruz. Ekranlara bakıyoruz, şuna bakıyoruz, buna bakıyoruz.
Vurgunlar, soygunlar, manipülasyonlar, fonlar, bilmem neler, neler, neler…

Birileri
diyor ki enflasyon diyor, falan diyor. İşte çok şükür mü diyelim, ne diyelim?
Yerli ve millî bir enflasyonumuz var. Yani %30, %32 bandına oturdu. Ne hükümet
kaldırabiliyor, ne vatandaş kaldırabiliyor. Tam yerli ve millî arkadaş.

Ülkelerde
enflasyon olmaz diye bir şey yok ama üç ayda, beş ayda bu iş ne yapılır? Bu
düzelir, yoluna girer. Rahmetli Erbakan Hoca geldi, Türkiye o gün bugünkü
şartlardan daha da şeydi. Altı ayda herkes dedi ki “Ya, yola girdik, hizaya
girdik, ekonomi düzeliyor.” dedi. Ve bir yılın içerisinde de denk bütçe
yapıldı. Herkese %200, %300 verildi, değil mi? Ne devlet battı, ne millet
çöktü, ne hazine parçalandı.

Ama şimdi
emekliye verecekler ama aktüel denge acaba olur mu, hazinenin imkânları müsait
olur mu? Türkiye’deki ekonomik dengeler var ama sanayide şöyle mi olur, bu
böyle mi olur diye derede ne yapıyorlar? Verecekleri de ne kadar para, kaç
lira?

Kaç para
asgari ücret, emekli bunu yaparken öyle hesap yapıyorlar, öyle hesap yapıyorlar
ki üç ay, dört ay uzmanlar çalışıyorlar. Ya sanki bir şey verecekler. Yani ama
başka türlü olduğu zaman allem ediyor gullem ediyor. Bir bakmışsınız gene
cepler ne olmuş? Boşalmış.

Dolayısıyla
bu düzen değişmeli. Bu soygun düzeni değişmeli.

Bazıları da
diyor ki ekonomide kriz çıktı, falan diyorlar. Bazı şeyleri de düzeltmemiz
lazım aslında. Ya Millî Görüş’ün dışındaki, bizim inancımızın dışındaki,
İslam’ın dışındaki her şey krizdir zaten. Biz krizden ne yapmak istiyoruz?
Kurtulmak istiyoruz. Ya bizden kurtulmanın tek yolu var: Millî Görüş. Başka
çaresi yok.

O açıdan o
hükümetlerin programlarından bir şey beklemek, al birini, gör ötekini. Bir şey
yok. İşte 25 yıl geldiler, şöyle yaptık, böyle yaptık diyorlar. Enflasyon oranı
düşmüş mü? İşsizlik oranı düşmüş mü? Çiftçinin yüzü gülmüş mü? Sanayici
atılımını yapabilmiş mi?

Türkiye’de
evlenen insanlar, boşanan insanlar var. Neredeyse boşanan insan sayısı, evlenen
insan sayısına ne yapmış? Yaklaşmış.

İlkokula
kadar uyuşturucu mafyaları ne yapmış? Çocuklarımızı avuçlarının içerisine
almışlar. Zaten mafya düzeni kurulmuş. Gizleyen, saklayan da yok. Her yerde
mafya var.

En son işte
birisi patladı. Fon, Fonlar, değil mi? Yani fon, ev 28 milyon, şey 18 milyar $,
20 milyar $ falan diyorlar. Ama o buz dağının gözüken tarafı. Daha millet onu
da hissetmedi de yani neyin ne olacağını, yani söyleyin. Hani Anadolu’da bir
tabir vardır, derler ki tavuğun cücüğünü güzün sayarlar, derler. Daha gelmedi.

Dolayısıyla
felaket çok büyük. İzliyoruz, futbol maçı izler gibi televizyonlardan izliyoruz
ama ya izlerken cebimizi boşaltıyorlar. Vitrinlerin parası vitrinlere
bakanlardan çıkar. Yani bu düzen değişmeli.

Yani
idarecilere bakıyoruz, en başındakiler, en sonuna kadar peşine düştük, vuracağı
kime kadar giderse gitsin gideceğiz, falan filan. Bir sürü laf salatası.

Kardeşim, bu
soygun yapılırken, bu vurgun yapılırken, bu millet soyulurken siz ne
yapıyordunuz? Bostan korkuluğu muydunuz?

Vaktiyle
Demirel, rahmetli Hoca, faiz faiz diye anlatıyordu. “Faizsiz ekonomi mi olur?”
diyordu. O günleri değerli büyüklerim hatırlarlar. 80’de faiz ülkeyi batırdı.
Demirel çıktı, “Faiz ekonomiyi batırdı.” dedi.

Yani şimdi
bunlar da 25 senedir o koltukta oturacaksın, işi boşaltılacak, efendim vurgun
yapılmış, soygun yapılmıştır diyor. Peki, niye siz orada oturuyordunuz arkadaş.
Hiç görmüyor muydunuz? Yani sanki yoksa bekçilik mi yapıyordunuz, soygun
gözcülük mü yapıyordunuz, değil mi? İnsanın aklına mı geliyor, insanın aklına
bu geliyor.

Dolayısıyla
bu düzen değişmedi. Bunları Millî Görüşçülerden başka kimse yapamaz.

Biz Konya’da
ne yapacağız, ne edeceğiz, falan filan. İşte oluyor Ankara’da bazı işler. Bu
işlerin de Ankara’da olmasıyla, Hakkâri’de olmasıyla, Edirne’de, dolayısıyla
Konya’da olması etkilemiyor ki. Oradaki emekli de, değil mi, oradaki çiftçi de,
oradaki köylü de aynı.

Yani sen
söyle, neticede devlet ne diyor? Emekliye ne diyor, asgari ücretliye diyor ki:
“Arkadaş, sen bana yetki verdin, ben borçlandım. Bunun faizi ödenecek,
vergileri ödenecek, işte soygunların gideri ödenecek. Bunları yapınca da diyor
sana bu arıyor, bunu veriyorum.”

Şimdi
çiftçinin buğdayı bu sene kaç paraya satıldı, geçen sene kaça satıldı? Aynıya Satıldı.
Mazot geçen sene 53 liraydı, 55 liraydı, değil mi? Şimdi ne olmuş? 95 TL olmuş,
100 TL olmuş. Nasıl olacak şimdi bu? Bu nasıl olacak bu iş?

Yani bu
çiftçi ne ekecek, ne dikecek, ne yiyecek? Yani sence bir sene önce tarlaya bunu
ekerken 53 lirayla sat, mazotu aldı, yetiştirildi. Satarken 2024 fiyatıyla
sattı. Bir önceki yıl 24’üne aynıydı rakamlar, yaklaşık olarak söylüyorum. Arpa
14 TL, Öbürü de 16 liraydı. Yani sen söyle şimdi, 100 TL’den tarlayı
sürebilecek mi bu adam? Yani sen ekebilecek mi, dikebilecek mi?

Yani tarımda
şöyle atılımlar yaptık, böyle atılımlar yaptık, sayın Cumhurbaşkanı Amerika’ya
giderken hediyesi gitmiyor biliyorsunuz. İnsan, dostuna hediyesiz gider mi?

Yani sen bu
seçimde, bu şeyde ne getirip ne götürdü, değil mi? Dedi, ben İran’ın uçaklarını
indirmeyeceğim, Türk Hava Yolları’nın göndermeyeceğim, işte şöyle böyle dedi.
Bir önceki gittiğinde de ne dedi? Amerika’dan ithal edilecek tarım ürünlerinde
üzerindeki ek vergileri kaldırıyorum.

Trump da
ürünlerine ne koyuyor? Ek vergi koyuyor. Bizimki de hediye olarak ek vergileri
kaldırdı gitti. Yani sen söyle, kimin sırtından, değil mi? Buğdaycının,
arpacının, mısırcının, pamukçunun sırtından.

Yani niye
böyle dolan şeyle? Bu sistem değişmesi lazım, bu düzen değişmesi lazım. Bunun
için el ele vermemiz lazım.

Bunların
hepsini bir kenara bırak. Ahlaki yapıya baktığımızda, sosyal yapıya
baktığımızda, evimizin içine baktığımızda ne büyük kaldı, ne küçük kaldı, ne
oğlan kaldı, ne kız kaldı.

Dolayısıyla
bu sistemin değişmesi lazım, bu düzenin değiştirilmesi lazım. Bunun da vecibesi
boynumuzun üzerindedir. Yapmamız gerekiyor, çalışmamız lazım, gayret göstermemiz
lazım.

Ve şimdi de
tutmuşlar, değil mi, yine bir hediye olarak efendim, Husilerinlere karşı
gerekirse şu an askerî mühimmate şeyleri ne yapabilirlermiş, sözlerinin
eriyermişler.

Yani siz
söyleyin, peki Gazze’de niye sözlerin niye gereği olmuyor? Değil mi, Sayın
Cumhurbaşkanı?

Daha önce
olaylar bu kadar gelişmeden önce, “Ben Gazze’ye gideceğim, kardeşlerimi ziyaret
edeceğim.” dedi. Ondan sonra dediler ki “Ne? Gelemezsin.” dediler. Ya söz
verdin, işte gitsen ya.

Garantörsün.
Neye garanti verdin buraya? “Gıda maddesi gelecek, ilaç gelecek, çocukları
ölümden kurtaracak, şunlar, bunlar, bunlar.” diye bir sürü yazdılar, çizdiler,
değil mi?

Garantörlük
ne demektir? Söz vermek demektir. Niye bu sözünde durmuyorsun?

Dolayısıyla
esas mesele nerede bulunduğumuzu bilmektir.

Şimdi
Husiler, Allah onlardan razı olsun, yalınayak, başı açık, Amerika’ya karşı,
Amerika’nın emrinde olanlara karşı ne yapıyorlar? Kök söktürüyorlar.

Yemen’in
dışında da Gazze Savaşı’nda başka bir devlet olmamıştır. Sadece Yemenliler Gazze’ye
sahip çıkmıştır. Lafla sahip çıkan çok. Yani sen söyle, Trump’a diyor ki orada
çocuklar ölüyor, kadınlar ölüyor diyor. Yani kim söylüyor bunu? Trump diyor.

Yani sen
peki Gazze’ye, hayır, bunu yapamazsın diyen, İsrail’e karşı mermi gönderen,
füze gönderen Yemen’in dışında bir devlet var mı?

Sonra da
İran’da dâhil olduğu şey, biz ne yapacakmışız? Biz de değil mi? Turlara
karşı… Ya bu ne biçim akıl, ne biçim dostluktur, ne biçim uluslararası
ilişkiler biçimidir?

Ve bu savaş
bugün başlamadı ki. Husiler savaşı başlatmadı ki. Suud Husilere ne yaptı? Saldırdı,
işgal etmek istedi. Birçoğumuz da zannediyoruz ki genelde insanımız bu… Bu,
bu yüzyıldır süren bir savaş. Yani sen 100 yıldır süren bir savaş…
1920’lerde, 35’lerde, 36’larda, 46’larda, 62… Yani durup durup başlayan bir
savaş.

Bu
savaşların birinde de Yemen’in üç eyaletini Suudi Arabistan kendi topraklarına
kattı. En son da bu savaşın esas çıkma nedeni, dedi ki: “Kuzey Yemen’i bana
vereceksin. Burada bir halk oylaması yapacağız ve bana vereceksin.” dedi. Onlar
da yok deyince savaş çıktı.

Yani biz
kimin safındayız? Bu safın değişmesi lazım. Biz Hakk’ın yanında, Hakk’ın
safında olmamız lazım. Mağdurun yanında olmamız lazım, zalimin yanında olmamız
lazım.

Ama
görüyoruz neler yapıldığını, ekranlardan hep izliyoruz. Ama bunun faturasını
kim ödüyor? Hep birlikte ödüyoruz. Konyalı çiftçi ödüyor, Adanalı pamukçu
ödüyor, değil mi? Ege’deki zeytinci ödüyor. Herkes ödüyor bunu.

Yani bir
şekilde yazık değil mi ya? Birisi gelse, birisi gelse çocuğumuzun okul harçlığını
götürüp yatıracağız, parasını elimizden zorla alsa ne yaparız? Kavga ederiz.
Öyle şeyler ya. Benim bu çocuğun şeyi ama bunlar geliyor ne yapıyor? Kanun
kuvvetiyle, değil mi, gece yatarken bile cebimizden, değil mi, hesabımızdan
gidiyor.

Bu kadar
söylemek istediğim şu: Maalesef böylesine bir dünyada yaşıyoruz. Türkiye
maalesef böyle bir durumda.

Ekonomi
falan filan, biz kitabını yazdık dediler ama yazılan kitabın neticesi de belli.
Yani keşke hiç yazmasalardı böyle bir kitabı. Onun için kitabı doğru okumamız
lazım. Kitabımızı doğru okumamız lazım. Doğrusunu bizim yazmamız lazım. Bunun
gayreti içerisinde olmamız lazım.

Yani sadece
çiftçiler değil. Yani sen sadece çiftçiler değil, pamuk üreticileri de,
narenciye üreticileri de, hepsi aynı sıkıntının içerisinde. Sanayiciler de…

Gelirken bir
kardeşimizle sohbet ediyorduk. Birçok, dedi, orta ölçekli, küçük ölçekli esnaf,
dedi, üretimini %80, %90 düşürdü, dedi.

Yerli, millî,
yerli, millî diyorlar ya mesela hani tavuk yiyoruz ya, yediğimiz ne kadar
yerli, ne kadar millî, dedim.

Ya dedi ki:
“Başkanım, dedi, en çok kullanılan soya fasulyesi, dediğin %90’ı ithal.” dedi.
Nereden geliyor? Amerika’dan geliyor. Biz Amerika’dan en büyük soya fasulyesi
ithalatçısıyız. Ve tavuk yetiştiricileri, Türkiye ürettiğim bir soya fasulyesi
ile ancak %10 ihtiyacı karşılıyor, %15 ihtiyacı var. %90’ı ne? İthal.

“Başkanım,
aşılar da ithal.” dedi. Koruyucu birtakım katkı maddeleri var, dedi, onlar da
ithal.

Ya dur hele,
dedim. Bu tavuk ne kadar yerli, ne kadar millî, dedim. Tamam mı, bir kümes bize
kaldı, dedim. Bir de işçilik bize kaldı. Bir yüzde ver bana, dedim.

Dedi ki
hemen hemen, dedi, %70, dedi, ithal. Dedi ki %30 ancak, dedi, yerli, millî.

Tavuklar da
afiyet olsun. Türkiye’yi bu hâle getirdiler. Ya Türkiye’yi bu hâle getirdiler.

Yani ben
bunu şimdi başka bir yerde söylesem, “Nerede, ne konuşuyor bu adam?” diye istatisliklere
bak açıklanmış.

Türkiye soya
fasulyesini kimden alıyor? Fasulyesindeki vergiyi kim kaldırdı?

Yani
söylemek istediğim şu: Maalesef böyle bir noktada bulunuyoruz. Yerli, millî ile
de milleti ne yapıyorlar? Oyalıyorlar.

Tavuk bile
yerli, millî olmaktan çıkmış. hayvan yöneticimiz perişan.

Konya’da,
Konya Türkiye’de, değil mi? Büyükbaşta, küçükbaşta en büyük üreticilermiş.
Birçoğu ne yaptı? Bıraktı işi. Yani sanırım birçoğu ne yaptı? Terk etti.

Geçen sene
Türkiye’nin üretimi %10 düştü. Ne olacak neticede? Hayvan üreticisi ise bu sene
de üretmezse, bu fiyatlarla hangi hayvan üreticisi üretimini sürdürebilir?

Bunların iki
ay kadar önce Almanya’daydım. Marketlere bir baktım, kırmızı et fiyatları 10
Euro, 12 Euro arasında değişiyor. 10 Euro ne demek? 500 TL civarında. Bizde ne
kadar? 1000…

Almanya gücü
bizim dört katımız, beş katımız, dört katımız, beş katımız. Yani sadece o
hayvanın ismini söylemiyorum. O beş, altı, üç, beş, 6 $ zaten. Daha koyun bile
Almanya’da 10 Euro, 12 Euro arasında değişiyor. Etin şeyine göre de… Vize kaç
para?

Ne biçim şey
bu, ne biçim ekonomik düzen? Yani siz şifreniz böyle mi koruyacaksınız? Hayvan
üreticisi şey yapmayınca dışarıdan ithalat, ithalat, ithalat, ithalat…
Destekliyorlarmış tarımı. Nasıl destekliyorlar? Üretim düşüyor, maliyetler
fırlıyor.

 

© 2024 – Saadet Partisi Konya İl Başkanlığı